20 Şubat - Türkiye’de Medya ve Nefret Söylemi

 

19 Haziran Tarihli Toplantı

MEDYA VE NEFRET SÖYLEMİ

20 Şubat 2009 tarihinde Bahçeşehir Üniversitesi’nde yapılan “Medya ve Nefret Söylemi” konulu workshop’un tutanağı aşağıda verilmiştir. Workshop’a katılan Bianet İfade Özgürlüğü Editörü Sayın Erol Önderoğlu, Mülteci-Der Genel Başkan Yardımcısı Sayın Av. Taner Kılıç, Belge Yayınları Genel Yayın Yönetmeni ve İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı Sayın Ragıp Duran, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Araştırma Görevlisi Sayın Mahmut Çınar, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Sayın Burçe Çelik, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Sayın Kaya Özkaracalar, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Sayıın Defne Karaosmanoğlu, Bahçeşehir Üniversitesi Öğrencileri Hande Gülen, Aral Demircan ve Özge Kantarcı, İnsan Hakları Ortak Platformu Temsilcisi Sayın Süleyman Güven, İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sayın Ethem Özgüven ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sayın Erkan Saka’ya çok teşekkür ederim. Aşağıdaki tutanak bu projede bana yardımcı olan Sayın Ceylan Hazinedar tarafından hazırlanmıştır.

KAAN H.ÖKTEN: Öncelikle hepinize hoş geldiniz diyorum. Başlamadan evvel, biz burada ne yapıyoruz bunu biraz açıklamak lazım diye düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz, ekstremizmle mücadele ve karşılıklı hoşgörünün artırılması bağlamında uygulanan İngiltere Dış İşleri Bakanlığı ve Bahçeşehir Üniversitesinin ortaklığında hazırlanan akademik bir proje. Ekstremizm konusunda workshoplar düzenliyoruz. Bu workshopların deşifresini yapıp,İngilizceye çevirip www.ortakgelecegimiz.com sayfasında yayınlıyoruz.Yine bu proje kapsamında Mart-Nisan Döneminde Bahçeşehir Üniversitesi araştırma birimi olan Betam Türkiye’de yaklaşık 2000 denek üzerinde gerçekleşen, Türkiye’de ekstremizm algısı üzerine bir araştırma yapıyor. Böyle bir araştırma Türkiye’de ilk defa olacak, dolayısıyla ben de nasıl bir sonuç çıkacağını merak ediyorum. Mayıs ayının sonunda da büyük bir uluslar arası konferans düzenleyip, bu projeyi bitirmeye gayret edeceğiz. Sonunda ise bu workshopların toplamından bir kitap oluşacak. Bugün yapacağımız etkinliğin iki saat kadar süreceğini tahmin ediyorum. Bugünkü workshopumuzun başlığı “Türkiye’de Medya ve Nefret Söylemi”. Medya nedir? Nefret nasıl bir şeydir? Bunun söylemi nasıl bir şeydir? Gibi sorularla ilerleyen, açık üçlü bir tartışma olacak bu. Benim bunu niye önemsediğime ilişkin bir not aktarmak isterim burada. 2006 yılında Avrupa Güvenlik İşbirliği Örgütü’nün yaptığı Hate Crimes On the OSCE Region başlıklı bir çalışması var. Orada nefret suçu kavramının üzerinde duruluyor. Nefret suçu kavramı da özellikle Hırant Dink cinayeti ile birlikte Türkiye’de tartışılır oldu diye düşünüyorum. Bu nefret söylemi nedir, bir inceleyelim istiyorum.

EROL ÖNDEROĞLU (BİANET İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ EDİTÖRÜ):  Nefret suçu nedir? Buna girmeden önce - nefret söylemi hakkında Fransız toplumunu biraz biliyorum ben. Fransa’da nefret söylemine toplumsal ve medyatik yaklaşım ile Türkiye’deki yaklaşım arasında belirgin farklar var. Bu belirgin farklar da benim Türkiye’de olup bitenlere biraz daha dışarıdan bakmama olanak sağlıyor. Bir kere işin medya tarafına göz atacak olursak, Türkiye’de medyada soğukkanlı durabilecek, objektif davranılabilecek koşullar çok az aslında. Bianet’te yerel medyayı taradığımız günden bu güne önemli vakalar meydana geldiği zaman, mesela Kürt sorunuyla ilgili, Ermeni sorunuyla ya da Yunanistan sorunuyla ilgili ulusal gündeme bir şey düştüğü zaman, Ben yerel medyayı taramaya başlıyorum. Çünkü orada çok değerli madenler var diye düşünüyorum. Çünkü ulusal medyadan birinin bu konularda görüşlerini almaya çalışsanız çok şablon bir dille karşılaşıyorsunuz. Haberleştirilmesi çok ilgi çekici olmayan haz vermeyen bir dil bu. Ancak yerel medyayı gözlemlediğinizde sorunların tam da kaynağından çıktığı bir yerle karşılaşıyorsunuz. Ve bu medyada aslında, savunulamayacak görüş olmadığını görüyorsunuz. Bunu sadece eğitimsizlik ya da hassasiyetle açıklamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu sorunun sadece bir tarafı. Bir anekdot vereyim burada. Hırant Dink cinayetinden çok kısa bir süre sonra Karadeniz’deki yerel medyayı taramaya başladım. Burada gençlerin deşarj olmaları için bir tek Trabzonsporları var diye bir açıklamayla karşılaştım. Oradaki insanların bu milliyetçiliği açıklama şekilleri şöyle; efendim Türkiye Gürcistan maçından sonra ulusal medyada sahada Türkiye’den çok Gürcistan bayrağı vardı denilmiş, bu onları çok incitmiş. Bir diğer anekdot Malatya cinayetinden. Bu olaydan sonra Malatya’da yapılan ilk birkaç duruşmayı izledim. Oraya gittiğimde ilk iş, yerel gazeteleri aldım, taramaya başladım; yapılacak duruşmayı duyuracaklar mı diye. Hiçbir habere rastlamadım. Duruşma günü ise, çok iyi bildiğimiz ulusal bir haber ajansının, duruşmadan birkaç gün evvel bir haber servis etmiş olduğunu öğrendim. Yerel medya o kadar olanaksız ki para verip, bu ajansın haberini kullanmış o da. Haber şu; gazeteci bir araştırma gazeteciliği başarısı göstermiş, orada insanlar öldürülmüş, yerde yatarken, bir bilgisayar içinde Türkiye’de misyonerler nerelerde yaşıyor, bunların belgelerini ele geçirmiş. İkincisi duruşmaya girecek avukatların geçmişleri ve kaldıkları otelleri açıklamış. Böyle bir haber, cehalet ya da şahsi hoşgörüsüzlükle açıklanamaz diye düşünüyorum. Ya da sadece bu sıfatlarla açıklanamaz…

Av. TANER KILIÇ (MÜLTECİ-DER GENEL BAŞKAN YARDIMCISI): Ben bu noktada bir ekleme yapabilir miyim?

E.Ö: Tabii, buyurun.

T.K: Orhan Kemal Cengizoğlu Malatya Davasının en önemli avukatlarından. Ben de kendisini şahsen tanıyorum. Yerel medyada öyle haberler çıktı ki onun hakkında, dediğine göre, bu haberleri yapmak için kendisine ait e-mail yazışmalarının ve telefonlarının dinlenmiş olması lazım. Kamuoyunda hiçbir yerde söylemediği yazmadığı şeyler yerel medyada haber olmuş. Hani nerdeyse şeceresini çıkartmışlar. Bir yerden bir bilgi aktarımı olmadan yazılamayacak şeyler bunlar. Yani bu yerel medyanın ne kadar yerel ne kadar medya olduğu açısından ilginç bir örnek bence. Ondan sonra Orhan’ın üzerindeki tehditler o kadar yoğunlaştı ki, bu haberlerden sonra bu durumu bir basın açıklamasıyla duyurdu ve ardından bir yakın koruma edindi kendine.

K.Ö: Bu arada Ragıp bey de geldi hoş geldiniz.

RAGIP DURAN (BELGE YAYINLARI GENEL YAYIN YÖNETMENİ, İNSAN HAKLARI DERNEĞİ GENEL BAŞKAN YARDIMCISI): Hoş bulduk

K.Ö: Medya ve nefret söylemi üzerine serbest tartışmalı bir program hazırladık bugün. Bizler, Ekstremizmle mücadele projesi içerinse workshoplar düzenliyoruz. Bu da onlardan biri. İki saate yakın açık görüş, açık görüş mü diyeyim? Açıkça görüşme diyelim. Açıkça görüşmenin hakim olduğu bir workshop olacak bu. Biz de daha yeni başlamıştık. Tekrar konumuza dönersek, ortaya bir soru atayım, Nefret nedir peki? Ve Nefret suçu ile milliyetçilik arasındaki ilişki nedir?

MAHMUT ÇINAR (Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Araştırma Görevlisi): Aslında nefret suçuyla ilgili AGİT’in bir tanımı var. İsterseniz ben onu okuyayım önce. O bize yol gösterici olabilir. Diyor ki “Bir şahsa veya mülküne karşı işlenen herhangi bir suçun kaynağı, o kimsenin ırkı, kökeni, milliyeti, uyruğu, dini, cinsiyeti veya cinsel kimliği, yaşı, yönelimi, fiziksel veya zihinsel engelleri yahut buna ait bir aidiyeti ise bu suç nefret suçudur.” Şimdi AGİT’e üye ülkelerin bir kısmında bildiğim kadarıyla böyle bir nefret suçu var. Ben bu suçu, konumum gereği çoğunlukla milliyetçilik bağlamında değerlendiriyorum. Durumu aslında şöyle konumlandırabiliriz; Medya üzerinde bir bizden olan ve bizden olmayan tanımı var. İngiliz Michael Blink denilen bir kuramcı var, milliyetçilik ile ilgili yapılan çalışmalarda çokça adı geçer;  İngiliz basınıyla ilgili yaptığı bir çalışmada, İngiliz basınının temel iki yönelimi olduğundan bahseder. Bir tanesi “Biz”, diğeri de “Burası”. Yani, diyor ki her ulus yalnızca kendinden olanların yaşadığı bir ulusal sınır içinde yaşar ve basın, bunu böyle öngörerek yola çıkar. Bunun tabi Türkiye Türklerindir gibi medyada çok açık örnekleri var biliyorsunuz. “Haberler ve yorumlar,” diyor yine Blink “okurların anavatanı olan ulusal bir ölçütten yola çıkar.” Dolayısıyla, medya bir kimlik konsensüsünün olduğunu varsayarak, onun üzerine oturarak hareket ediyor ve kendisi gibi olmayan herkesten nefret ediyor. Bu nasıl bir kimlik peki? Aslında Türkiye üzerinde söylersek, mutlaka erkek bir kimlik, ana medyadan söz ediyorum tabi. Dinsel olarak Sünni Müslüman bir kimlik, mutlaka eşcinsel düşmanı ve mutlaka Türk bir kimlik. Medya bu grupların dışında kalanları mutlaka “yabancı ve garip” olarak nitelendiriyor. Bunu çok açıkça yapmasa bile. Malum ben okulun gazetesinin başındayım. Bir arkadaşım bir gün bir haber yazıyor. Tırnak içinde milliyetçilikle de hiç alakası olmayan bir haber bu biliyorum. Bu haberde; bir semtte yaşayanlardan bahsederken,”o bölgede yaşayan ABD’liler ve Ermeniler gibi yabancılar” demiş mesela. Dedim ki niye yabancılar tabirini kullanıyorsun? Ermeniler yabancı mı? Dedi ki Ermeniler yabancı değil mi? Bu cevaptan da anlamak mümkün ki, farkında değil. Bu arkadaşım eğer ciddi bir uyanıştan geçmezse, yarın öbür gün muhabir olur ve muhtemelen kendisi gibi muhabir olan ve daha sonra editörlüğe yükselmiş bir editörden geçecek haberler yapar. Medyada aslında çok da bir bilinçli durum olduğunu düşünmüyorum ben. Stuart Hall der ya “Biz bireysel olarak ideolojileri üretmeyiz, zaten onların içine doğarız.” İdeolojilerin içinden ve onun bize söylettiği şeyleri söylüyoruz biz de. Bu haberi yazan arkadaş da böyle bir durumun içine doğmuş. Ailesinde, çevresinde, daha sonra arkadaşlarıyla konuşmalarında böyle bir dilden konuşulmuş. Dolayısıyla Ermenileri yabancılar olarak görmüş. Tekrar milliyetçiliğe dönersem,  Milletin inşa edilmiş bir yapı olduğunu varsayarsak, heterojen olan insanları homojen bir topluluk haline getirmek için mutlaka ve mutlaka bir takım iç ve dış düşmanlar yerleştirmek gerekiyor. Yani bu,  milliyetçilik kuramları açısından vazgeçilmez bir şey. Bütün uluslar mutlaka ve mutlaka iç ve dış düşmanlara karşı kurulmuştur. Bu açıdan milliyetçilik de insanların kendi benzerleriyle bütünleşme ve onlarla birlikte kendini güçlü ve huzurlu hissedebilmesi için tarih boyunca başvurduğu yollardan en uygunu. Karşıya bir düşman yerleştirmek bir kere milletle ilgili bütün tartışmaları ortadan kaldırıyor. Yani ontolojiye açılan bütün kapıları kapatıyor. İkincisi karşıya yerleştirilen düşman millet adına yapılan her şeyi meşru kılıyor. Türk ulusal basını da ulusun karşısına hiç yok olmayan, sürekli içte ve dışta ulusu parçalamaya çalışan, devletin yok olmasına çalışan düşmanlar yerleştiriyor. Tabi bu düşmanların kim oldukları ve nitelikleri konjonktüre göre değişiyor. Mesela Kürt siyasetinin öne çıktığı zamanlarda, düşman bir anda Kürtler olabiliyor. Ya da laisizm tartışmalarında bir anda ülkede iki grup var diye bir söylem ortaya çıkıyor. Medya niye bunu yapıyor bunu sonra tartışabiliriz. Ama bundan evvel bazı araştırmalardan bahsetmek istiyorum. Medyada işlenen nefret suçlarına baktığımızda, bu suçlar içinde, azınlıklar çok büyük bir yer tutuyor. Dünyada da bu durum aynı. Mesela Almanya’da da Ulusal medyada Türk azınlığa karşı işlenmiş oldukça fazla suç var. Yalnız çok ilginçtir, dünyanın neresinde olursun nefret saldırılarından nasibini almış olan üç grup var. Bunların birincisi kadınlar, ikincisi eşcinseller ve özellikle Avrupa bağlamından bakıldığında üçüncüsü Çingeneler. Mesela böyle gazetelerde varmış dediğimiz gazetelerden biri bile bir haberde ermeni pansiyonunda cinayet diye haber yapabiliyor. Bence bu apriori bir şey. Mesela hiçbir haberde Türk pansiyonunda cinayet denmiyor. Yani bir takım tanımlamalar, ölçüler, öngörüler üzerinden hareket ediyor basın. Ben milliyetçilin bu bağlamın çok önemli bir ayağı olduğunu düşünüyorum ve nefret suçlarının da genelde milliyetçilik üzerinden yürüdüğünü görüyorum. Ama tabi bu her zaman milliyetçilik değil. Mesela transseksüeller ve travestiler konusunda az önce bahsettiğim ulusal kimliğin erkek tarafının ve maço tarafının nelere kadir olduğunu görebiliyoruz. Bütün bu nefret haberlerinde bütün suç genelde travestilere ve transseksüellere yükleniyor. Her seferinde mutlaka ve mutlaka bu kişilerin fuhuş yapıyor olduğu, bunun suça yönelmede tahrik eden bir unsur olduğu öne sürülüyor. Ve çok ilginçtir her haberde bu kişilerin sicili öne çıkarılıyor. Daha önce ne suçlar işlediği, haberin en önemli kısmını oluşturuyor. Farklı tercihlerle ilgili böyle haberleri medyanın çok geniş bir yelpazesinde görmek mümkün. Benim şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

K.Ö: Çok ilginç. Biz zaten Türkiye’de insanlarımızı öldürürüm seni ben diye seviyoruz. Bunu İngilizceye ya da Almancaya çevirdiğinizde karşınızdaki donup kalıyor. Durum böyle olunca da bir insan Zincirlikuyu’da olduğu gibi vücuduna bombayı bağlayıp, bir bankaya girip orayı havaya uçurabiliyor. Değil mi? Peki O’nun motivasyonu, onun saiki nefret midir? Yani nefret hafifletici bir sebep midir? Karşındakini öldürdüğünde nefret ediyordum demek hafifletici bir sebep midir? Nefretlerin körüklenmesi insanların ahlak eşiğini aşağıya indirmek için midir? Yani aslında acı eşiği aşağıya indiriliyor ki, cinayet işlendiğinde bir şey hissedilmesin. Mesela fareden çoğumuz nefret ederiz. Fare öldüğünde çok bir şey hissetmeyiz. İnsanı da fare gibi bir cisim, bir eşya haline getirirsen, böyle ifadeleştirirsen, onu da öldürdüğünde, için hiç sızlamaz.

HANDE GÜLEN (Bahçeşehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğrencisi): Ben söz alabilir miyim bu arada?

K.Ö: Tabii, buyurun.

H.G.: Bu az önce söylediğiniz ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. Engin Çeper’in işkencede öldürülmesi olayı var hepinizin bildiği gibi. Celalettin Cerrah’ın olaydan sonra, bu konuyla ilgili bir açıklaması oldu. Biz bu insanların elinden bazılarının gözü morardı, kafası yarıldı diye yetkilerini mi alacağız? Bu işkence midir? Diye bir açıklaması oldu. Bu açıklama aslında söylediğinizle bağlantılı bence. Baskın olan medya sermayeden ve iktidardan bağımsız hareket edemeyen bir medya kanımca. Mesela sol medyada nefret ABD emperyalizmine karşıdır, milliyetçi medyada daha çok ırkçılık üzerinedir. Bu yüzden ben, nefretin daha çok toplumla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bireysel olanın dışında toplumla ilgili bir problem bence…

M.Ç: Bir şey ekleyebilir miyim bu arada? Nefret tahrik edici bir neden sayılabilir mi ya da hafifletici bir sebep midir? Diye internetten araştırırken karşılaştığım genel olarak şu oldu; nefret suçları tartışmalarında genellikle Nefret ağırlaştırıcı bir nedendir. Bir insanı öldürdüğünüzde zaten bunun cezası ağırdır ama bunun içinde nefret de varsa ceza daha da ağırlaştırılıyor.

H.G.: Aslında bu nefret söyleminin içinde yaşadığımız 1 Mayıs olayları da var, işkenceler var. Bence bunlar da bir nefretin sonucu. Bu noktada bunları yapanlar ne kadar cezalandırılıyor? Bence asıl sorun bu.

M.Ç: Aslında hepimiz belirli bir siyasal kimliğe yönelik belirli bir nefretten bahsediyoruz, işkenceler de bunun içinde bence.

E.Ö: Her şeyden önce, bu toplum üzerinde tesiri olan, çok satışlı medyanın toplumsal olaylara bakışını derinlemesine incelediğimizde, nefret suçlarının yol açtığı yıkımı giderecek herhangi bir bakış açısına sahip olunmadığını açıkça görmekteyiz. Türkiye’de toplumsal olaylara medyanın bakışında ters orantılı bir süreç işliyor. Biz okurlar olarak zannediyoruz ki, ulusal medya o kadar aptal ki, gazetede şiddete maruz kalmış bir çocuğun adının görünmemesi gerektiğini bilmiyor. Aslında böyle bir şey yok. Mesele aslında şu, sözünü ettiğimiz haberler, birer toplumsal sorumluluk içermiyor medya açısından. Bu haberlerin tek önemli tarafı, para getirmesi. Bu haberlerle oluşturulan bir sirkülasyon var. Aslında Türkiye’de bizzat medyanın kendisi bir sorgulama yaşamalı ama yaşamıyor. Bütün sorulacak soruların karşısına haberin çarpıcılığı ilkesi konuluyor. Kısacası, bir haberin önemi ne kadar çarpıcı olduğunda saklı. Fransız toplumuna baktığımızdaysa, orada durum çok farklı. Fransa’da sermayenin sonuna kadar karıştığı bir medya var ama editoryal olarak toplanan gruplar ve onların ne yaptığına siyasetçiler hiçbir zaman karışamaz. Biz de böle bir durum yok. Biz bunun onda birini yapabilsek Türkiye’de işler değişir diye düşünüyorum. Her şeyden önce, Türkiye’de medya eleştirisi denen şey yok. Bilinçli okur da yok, editör de yok. Nefret suçlarını Türkiye’de önlemeye çalışmamız gerekiyor bizim. Akın Birdal cinayetini hatırlayalım. Bir haberin nelere yol açtığını bu olayda hepimiz açıkça gördük. Ulusal medya düzeyinde ortalama makul bir duruş olsa bence bu durum çözülebilir.

R.Z: Bazen medya da ne yaptığının farkında olmuyor bence. Türkiye’de öyle haberler yapıldı ki, bazen medya bırakın editörleri yaptığı değişikliklerden sonra okurlarının tepkisi ile karşılaştı. Bütün bu yaşananlarda acaba devletin etkisi ne kadar var diye de düşünmek gerekiyor bence. Mesela biliyorsunuzdur Türkiye’nin Kırmızı Kitap adında bir milli güvenlik belgesi var. Türkiye’de ilk defa Danıştay bunu denetlemeye kalktı. Ve gizlidir denilip Danıştay’a bu belge yollanmadı. Ne yazıyordu bu belgede? Mesela milliyetçiliğin tehdit olmaktan çıkarılması yazıyordu. Aslında Türkiye’de soğuk savaş döneminde oluşan ulusal güvenlik devleti oluşumlarının uzantısı olan bir yönetim sürüyor hala. Konsepte göre düşmanın tanımı da değişti yıllar içinde, dış düşmanın yanına bir de iç düşman eklendi. Neydi bu önceleri komünizmdi, dolayısıyla sol örgütlerdi, sendikalardı. Bu durum Latin Amerika’da Arjantin’de ağır sonuçlar yarattığı gibi Türkiye’de de ağır sonuçlar yarattı. Bu dönemde toplumda çok büyük bir nefret dalgası oluştu. Aynı şey demokrat parti mensupları Yassı ada’dayken devrimler ve düşükler diye bir ayrım yapılarak o insanların ailelerine de uygulandı. Nefret aynı dönemde Komünizmle Mücadele Dernekleri tarafından örgütlendi. Kırmızı Kitap’a dönersek, aynı milli güvenlik belgesinde misyonerlik de bir tehdit olarak yazılmaktadır, bu da önemli bir nokta bence. Bir diğer nokta da, nefret söyleminin Türkiye’deki yoğunluğu.  Utanmazca kullanılan bir nefret dili var Türkiye’de ve bunun en önemli araçlarından birisi de ne yazık ki medya. Türkiye’deki embedded medya değimiz medyada bu durum çok yoğun biçimde yaşanıyor. Ve bu devleti savunma refleksi adı altında, her noktada yaşanıyor. Bu bakımdan nefret söylemine karşı Türkiye’de temelli bir eğitimin harekete geçirilmesi gerekiyor bence. Türk iyede nefret söylemi düşünce özgürlüğü kapsamında algılanıyor. Irkçılık bile düşünce özgürlüğü kapsamında alınıyor. Bence bu incelenmesi gereken bir durum. Nefret etmek bir düşünce özgürlüğü müdür?

T.K: Bir avukat olarak şunu eklemek gerekir diye düşünüyorum. Nefret suçuyla ilgili bir olayda olayın mağduru kendisine ait bir tehdit görüyorsa bunun nefret suçu olduğu söyleniyor. Çünkü burada kişisel olarak tanınmayan ama o kişinin kimliği üzerinden gelişen bir nefret suçu karşımıza çıkıyor. Yani nefret suçunu işleyen kişi mağduru aslında tanımıyor. Mesela, Trabzon’dan bir kişi kalkıp geliyor ve Hırant Dink’i öldürebiliyor. Bu tamamen önyargı üzerinden gelişen bir durum ve dolayısıyla Avrupa’da bu suç, önyargı suçu başlığı altında tanımlanıyor. İlk olarak 1969da önyargı yasaları olarak Amerika’da ortaya çıkıyor bu. Türkiye’de ise bu kapsamda bir uygulama yok, sadece anayasanın 216. Maddesi var. Ama ne çelişkidir ki, nefret suçlarına karşı mücadele eden kişiler tam da bu maddeyle yargılanıyor. Bianet’te de çıkan bir haber vardı bu durumla ilgili. Denizliye bir dönem bir grup Kürt aile geliyor ve Denizli’de bu insanlar buraya geldi ya çoğalırlarsa diye bir durum ortaya çıkıyor ve bu insanları oradan kovuyorlar. Aile bu durumdan şikayetçi olmamasına rağmen Denizli Savcılığı bu durumla ilgili dava açtı,216. Maddeden.. Bu iyi bir örnekti bence.

ERKAN SAKA (Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi): Benim tezim daha çok Avrupa birliği ile ilgili. Türk yargısı orduyla karşılaştırıldığında çok daha muhafazakar bir yargı bence. Aslında internet suçları da bu kapsamda ele alınabilir. Bu durumda biz nasıl bir çözüm üretilebilir? Asıl sorun bu bence. Sayın Önderoğlu Fransa örneğini verdi. Sanırım Türk medyası kendine bir rol üstleniyor ve bu rol içinde derdi haber iletmek değil, siyasi bir aktör olmak. Bu noktada medyadan bir şey beklenemez diye düşünüyorum. Benim konuştuğum hiçbir editör kötü insan değil, hepsi de eğitimli kişiler. Ama gazetelerini okuduğunuzda, bu insanlar nasıl böyle haberler verir diye düşünüyorsunuz. Diğer bir taraftan, mainstraem medyanın yapılanması bu ve bu insanlar bu sınırlar içinde hareket ediyor.

BURÇE ÇELİK (Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi): Ben bir söz alabilir miyim bu arada?

K.Ö: Tabii buyurun..

B.Ç.: Şimdi bir kere bu nefret denen şey, sevginin eksikliği, nefret tek başına bir şey değil bence. Yanında çok güçlü bir öfke ve korku var. Nefretin tarihine baktığımızda da görüyoruz ki, nefretin altında aslında çok yoğun bir korku var. Yahudilerde, Kürtlerde hep bu korku vardı ve bunu anlamadan nefreti anlamak çok zor. Medyaya geldiğimiz zamanda şunu görüyoruz, ana akım medyanın başındakilere göre temel konu tüketim. Burada da korku çıkıyor karşımıza, insanların korkularını kaşıdığınızda gazetenizi okuyorlar. Mahmut’un az önce belirttiği gibi medyadaki haberlerin ana teması bu korkuyu içine alan negatif duyguların kaşınması. İş tüketim meselesine geldiğinde başka bir durum ortaya çıkıyor. Mesela niçin canlı bomba olunuyor, çünkü adam kendi benliğinden korkuyor ve her şeyden önemlisi bu gibi durumları sadece rasyonel olarak anlamak mümkün değil. Nefret dediğimiz durum dilimize de yoğun biçimde girmiş durumda, Ermeni tohumu, Yunan dölü gibi tanımlamalar bunun en önemli örneklerinden. Bir başka mevzu da şu; mesela ben Bahçeşehir Üniversitesi’nde Kültürel Antropoloji dersi veriyorum. Dersteyken ötekileştirilme konusuna geldiğimde, öteki nedir bundan bahsettiğimde sınıfta şöyle bir tepki oluşuyor; ne yani aramızda hiç mi hain yok? Bu cümle bence kilit cümlelerden biri ve derinlemesine incelenmesi gerekiyor.

K.Ö: Buraya kadar nefret nedirden az çok bahsetmeye çalıştık. İşin biraz da etimolojik tarafına bakalım istiyorum ben. Nefret Arapça bir sözcük.  “Frt” masdarından türüyor. Bu sözcük, İfratla aynı kökten geliyor ve ifrat aşırıya kaçmış olmak demek. Aslında tam da bu noktada İngilizce hate ile nefret sözcüğünün aynı anlamda olmadığını görmekteyiz. Nefret ifrata düşmüşün, aşırıya kaçmış olanın ruh hali. İfrat da ekstrem demek. Bundan kaçınmak, nefretten kaçınmak demek ise basiret kelimesine denk geliyor ve bu sözcüğün kökü basara. Basiret iç gözle, bu halin ne olduğunu anlamak demek. Bu durumda bizim kullandığımız nefret yanlış bir sözcük. Ama dil varlığın evi ya ve biz onun içine doğduğumuzdan başka bir terimi başka bir durum için kullanıyoruz ve onun da içini oyuyoruz aslında. Sonuç olarak konuşuyoruz ve anlaşmamız bir mucize bence.

KAYA ÖZKARACALAR (Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi): Ben bu noktada biraz şeytanın avukatlığını yapmak istiyorum. Nefret ve ekstremizm ilişkisi bağlamında konuya yaklaşırsak, belli düşünceleri ekstremizm ile damgalamak ile belli kişileri bölücü diye damgalamak arasında bir fark yok bence ve bu da ötekileştirmenin bir biçimini karşımıza çıkarıyor. Bu tanımlama benim tüylerimi diken diken ediyor. Bu yüzden nefret konusuna ekstremizm tanımının girmesi bence yanlış. Mutedillik ve ekstremizmin aynı başlık altında alınması bence bir soru işareti oluşturuyor.

M.Ç: Ekstremizmle mücadele bu projenin temeli ise, aşırı olan kötüdür mü diyoruz. Bence böyle de bir soru işareti var ama toplantının ana teması bu olmadığı için, bunlara çok takılmamak gerekir diye düşünüyorum.

ARAL DEMİRCAN (Bahçeşehir Üniversitesi Öğrencisi): Burada benim aklıma şu geldi; geçenlerde Kaan hocamız bize yine bu proje bağlamında düzenlenen ekstremizmle ilgili bir fotoğraf yarışmasından bahsetti. Sizin ekstremizminiz temalı bir yarışma bu aslında. Mesela benim ekstremizmim kapitalist bir adam. Medya üzerine de bir şeyler söylemek istiyorum. Her şeyden önce, bahsettiğimiz medya sistemin ve burjuvazinin medyası ve amacı halkı sindirmek. Bu yüzden bu medyanın faşizan olması tuhaf bir şey değil bence. Demek istediğim bu medyanın görevi bu zaten.

R.Z: Aslında sence bunu söyleyerek durumu meşrulaştırmıyor muyuz?

A.D: Tabi ki bir yandan böyle, diğer taraftan ben de bu medyanın değişmesinden yanayım aslında.

M.Ç: Aslında tam da burada, medya derken bir ön ek koymak önemli bence. Ana akım medyadan bahsediyoruz aslında.

A.D.: Bence de. Her gazete için bunu söylemek mümkün değil zaten.

E.Ö: bu konuşulanlardan yola çıkarak, bence medya bence çok yoğun şekilde tesir altına alınması bir üretim alanı. Bu her haberde yapılmalı bence. Denetim altına alınması gereken bir alan. Aslında bu zamana kadar bahsettiğimiz şeylerin hepsi medya okuryazarlığı ile yani medyada kullanılan dil ile ilgili. Bu dilin yoğun biçimde denetim altına alınması gerekiyor hem de okurlar tarafından bunun yapılması gerekiyor. Bizim okur olarak medya sahipliği yapmamız gerekiyor.

K.Ö: Bence medyayı da çok abartmamak lazım. Buradaki problem medyanın çok sayıda insanın fikrine müdahale eden ve onları tahrik eden bir araç olması. Burada önemli olan, karşımdakini benim düşüncelerim doğrultusunda nasıl harekete geçirdiğimdir. Bunu medya yoluyla yapıyorsam elimde çok büyük bir güç var demektir.  Bu güç sayesinde bir insana A değil B hareketini yaptırabiliyorsam ve bu B hareketi bir suç içeriyorsa bu kin ve nefrete teşvik etmek olur. Benim basın yayından endişe ettiğim nokta bu. Yoksa siyasi partilerin amacı siyaset yapmaktır, hekimin görevi hekimliktir ama basının görevi nedir? Bunu anlamak lazım. Bu kudret ve onun bir parçası olmakla ilgili bir sorun bence

Gökçe: aslında başka bir ideal de var burada. Basının görevi bu demek biraz yanlış bence.

K.Ö: Ben de provokasyon yaptım zaten.

B.Ç.: Bütün basın için iyisini ve kötüsünü söylemek lazım bence. Medya da böyle internet de böyle.

K.Ö: Bu arada Süleyman Güven bey geldiler. Hoş geldiniz. Gerçi bu zamana kadar konuştuklarımızı duyamadınız ama siz bu nefret konusunda neler düşünüyorsunuz?

SÜLEYMAN GÜVEN (İnsan Hakları Ortak Platformu Temsilcisi): Bence medya konusunda her şeyden önce, asıl iktidar ve medya ilişkisini irdelemek lazım. Medya genelde güçlü olan taraftan konuşuyor. Dünyanın her yerinde bu böyle. Bizde de devletin resmi politikası neyse, medyanın da tavrı bu oluyor. İktidar seçkinlerinin söyleminden hareket eden bir medya var Türkiye’de. Bunlara sembolik seçkinler demek daha doğru ve bunlar söylemi oluşturan taraflar aslında. Medya ilişkisi ve iktidar sahipliği bence bu noktada önemli bir ayrım.

K.ÖZ: toplantının biraz kemale erdiğini düşünerek bir iki hususu belirtmek gerekiyor bence. Bu zamana kadar bahsettiğimiz genelde gazeteler. Bunun yanında medya denilince, TV ve sinema da var. Gazeteler ve haberler, gerçeğin kurgulaştırılması üzerinden hareket ediyor. TV ve sinema ise zaten kurgular üzerinden gelişiyor. Bu durumda sadece gazete üzerinden gitmek, resmin önemli bir kısmını kaçırmak anlamına geliyor bence. Aslında nefret söyleminin olmadığı bazı kurgusal örneklerin, pozitif ütopyaların topluma sunulduğu bir ortamın da yaratılması gerekiyor. Bunun karşısına bir şey koymak da gerekiyor.

K.Ö: Peki, bu durum “sevilecek, sev”  şeklinde olur mu sizce?

K.ÖZ.: Tabi böyle olmaz. Ama bazı kurgusal örneklerle alternatif yaratılabilir diye düşünüyorum.

M.Ç: Ana akım medya olmanın bir takım gerekleri var bence. Bir kere çok insana ulaşmak gerekiyor. Burada bir takım toplumsal kategoriler yaratılıyor, insanların bu şekilde düşündüğü varsayılan bir durum var ana akım medyada. Mesela Kürt halkıyla ilgili toplumun bir kısmında bir takım görüşler olabilir ama bunu toplumun hepsine mal ederseniz, ana akım medya ortaya çıkmış olur. Resmi politika Türkiye’de hiçbir zaman değişmemiştir. Ana akım medya da bu resmi politikayı devam ettirmektedir. Bu da kuruluş ideolojisiyle birebir ilgili bir konu bence ve Türk ulusal kimliğini oluşturan bir bakış var burada ve ana akım medya bu yüzden devlete yönelik olan tüm tehditleri kendine yönelik algılar ve bu tam da ana akım olmanın gereğidir. Bunu yapmazsanız ana akım medya da olamazsınız.

T.K: küçük bir örnek vermek istiyorum. Hepiniz biliyorsunuzdur, internet haberlerinde son dakika haberleri diye bir bölüm vardır ve altında yorumlar bölümü yer alır. Buralarda karşı olacak yorumlar yazdığınızda bu yorumlar editörden geçemiyor ve yayınlanmıyor. Bunu ilk duyduğumda benim çok ilgimi çekmişti ve bunu da burada paylaşmak istedim. Ufuk vermesi açısından bir iki iyi örnek vermek iyi olur diye düşünüyorum. Yine hepiniz hatırlayacaksınız, Uluslararası Af Örgütü ve Hürriyet gazetesi bir barış treni projesi oluşturdu. Bu önemli bir çabaydı bence. Bunun yanında, Nefret suçuyla ilgili yazdığım makalede dile getirdiğim bir merkez var Alabama’da. İsmi Güney Yoksulluk Merkezi. Nefret suçuyla ilgili basını tarıyorlar ve bazen dedektiflik bile yapıyorlar. Mesela bir aile cinayetinin sadece aile cinayeti olup olmadığını inceliyorlar ve bunları raporlamaya çalışıyorlar. 300000 satışı olan bir dergi çıkarıyorlar. Bu derginin abonelerinin 6000 tanesi kanun uygulayıcıları yani Amerika’daki hâkim ve savcılar. Bu da Amerika’daki hâkim ve savcıların tümü demek aslında.  Bu oluşum bize fikir vermesi açısından çok önemli bence.

A.D.: Az önceki tartışmaya geri dönersem, benim birinci kavgam medyayla değil aslında. Sistemin aleti olan medya ile bir kavgam var. Aslında söylenildiği gibi ana akım medya var ve bu ana akım medyadaki bütün gazetelerin özellikleri aynı. Şu anda Türkiye’de en çok satan gazetelerden bir tanesi de Posta Gazetesi ve cıvıl cıvıl bir uyuşturucu gazetesi bence. Bence bu an akım medya kuruluşları nefreti körükleyen bir görev ediniyorlar kendilerine. Aslında medya kendisi nefret ediyor. Ve bu nefreti vermeyi kendine görev ediniyor. Bu yüzden benim asıl kavgam sistemle, gazetelerle değil.

K.Ö: Ethem Özgüven katıldı bize bu arada hoş geldiniz Ethem Bey.

ETHEM ÖZGÜVEN (Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi): Hoş bulduk. Kusura bakmayın biraz geç kaldım. Biz de Taner Kılıçla mülteciler üzerine çalışıyoruz ve bu konunun da nefret ile ilgili olduğunu düşündüğümden toplantınıza katılmak istedim.

E.Ö: Az önceki ulusal medya tartışmasına geri dönersek, aslında ulusal medyada bireysel ilişkiler de önemli bence. Bazen şahsi söylemlerle ekranlara sayfalara yansıyanlar arasında büyük uçurumlar ortaya çıkıyor. Gazete editörlerinin çoğunu tanıyorum, günlük konuşmalarımızda hepsi de iyi, eğitimli, mantıklı insanlar. Bu noktada iki zihin yapısıyla yaşamaya itilmiş bir medya da var karşımızda. Bireysel ilişkilerde bununla sık sık karşılaşmak mümkün. Medya Faaliyetlerinin iyi örneklerini görmek gibi bir şansımız olmamış aslında. Kendimizin de bir toplumsal varlık olduğunu anlayamamışız bir türlü. Bunu yapmak için bir gazete editörünün her şeyden önce o toplumdaki insanlar gibi yaşaması gerekir bence. İyi örnekler de var ama hiç yok değil. Mesela geçenlerde TRT’de Kıbrıs Barış Harekâtı’yla ilgili bir belgesel vardı. Bence bu belgesel iyi bir örnekti, yaşanmışlıklar bireysel hikâyeler üzerinden giden bir belgeseldi. Türkiye’nin siyasal yapısına da baktığımızda bence, durum eskisi kadar militarist değil. Ama artık gazeteciler kendilerine sansür yaratıyorlar bence.

K.Ö: Sınıfta öğrencinin Kürt demesi kendinde bir rahatsızlık yaratıyor. Öğrenci bunu söylemiyor. Bence bu da bu sansürle ilgili bir durum.

E.Ö: Diyemez çünkü bu durum akademide de var. Son olarak aslında bu nefret suçlarını yaratan yasal düzenlemelerden bahsetmek de gerekir bence. 301, 305. Maddeler gibi maddeler siyasetçiler eliyle döşenen mayınlar bence. Bu ayasal düzenlemeleri de özellikle irdelemek gerekiyor. Bu konularda hapis cezası verilmesi gereksiz bir uygulama bence. Bunun karşılığı para cezası olmalıdır. Hapis cezası vermek tamamen siyasal bir durumdur.

R.Z: Bence işin etik tarafına bakmak lazım bu noktada. Etik olarak basın ne gibi bir durumda. Bu durumun irdelenmesi lazım bence. Türkiye’de çok ciddi bir etik sorun var. İnsanlığa karşı işlenen suçlar düşünce özgürlüğü kapsamında incelenmeli bence. Bir insan hakları savunucusu olarak nefret suçları düşünce özgürlüğü değildir bence. Ama bir yayıncı olarak mesela Hitlerin Kavgam kitabı yasaklanmalı mı diye bana sorulunca bunun cevabı karışık oluyor. Böyle yayınları muzır yayınlar gibi poşete koymak gerekir diye bir espri yapabiliyorum ancak. Zor bir durumdayım açıkçası.

ÖZGE KANTARCI (Bahçeşehir Üniversitesi Öğrencisi): Az önce gazete patronlarının, editörlerin ikili zihin yapısından bahsettik. Bu konuda bir örnek vermek istiyorum. Yeni Şafak gazetesinde yılbaşında ölen gençlerin ölümünü, zaten yılbaşında sarhoş olmuşlardı ölmeleri gerekirdi diye vermesi bence bu ikili zihin yapısının en önemli örneklerinden biridir. Gazetecilerin kendi vidalarını gevşetememesi de önemli bir konu bence. Bu konuda Sayın Önderoğlu’na katıldığımı belirtmek isterim.

M.Ç: Çok kısa bir şey söylemek istiyorum. Mesela düne kadar Türkiye’de ilk defa bir gazete savaşta ölen insanları artık şehit diye yazmıyor ve tarafsız davranıyordu. Ama son zamanlarda şehit demek zorunda kaldı. Çünkü en az altı yedi Generalden uyarı aldılar ve bunu gazetelerinde de açıkladılar. Andıç böyle bir olaydı bence.

T.K: Toplantının sonuna da geldiğimizi düşünerek, toparlayıcı bir iki şey söylemek istiyorum. Avrupa’da nefret söyleminin mağduru olan en önemli kesim bence sığınmacılar. Bizde ise bu konuda genelde şablon haberler yapılıyor. Kaç insan yakalandı, ne oldu… Sadece bundan bahsediliyor. Çok sayıda sığınmacı öldüğünde bu haber olabiliyor ancak. Bir de ekonomik göstergelere gönderme yapılan bir konu sığınmacılar. Biz de Sayın Özgüvenle Yunanistan’la mülteciler konusunda ortak bir platform oluşturduk ve bu konuda yakında bir kampanya başlatacağız.

E. Özg.: Bu konulara böyle duyarsız yaklaşılmasının en büyük sebebi, Türkiye’de mülteciler konusunun uyuşturucu gibi bir gelir kaynağı olması. İğrenç bir hesap var bu konuda, Türkiye bu konudan çok kazanıyor. Kimsenin bu konuda bir sesi çıkmıyor ve çok büyük paralar kazanılıyor. Basın bu duruma çok iğrenç bir dille yaklaşıyor. Bu rezalet bir durum bence ve hiç kimsenin hiçbir şey değdiği yok. Bu konu son derece önemli bir konu bence. Medya ve nefret söylemi dendiğinde mülteciler de ayrı bir alan olarak incelenmeli kanımca.

K.Ö: Hepinize geldiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Çok yararlandık. İyi akşamlar hepinize…