27 Mart - Kadın, Demokrasi ve Şiddet

 

 

27 Mart 2009 tarihinde Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Kulübü‘nün işbirliğiyle “Kadın, Demokrasi ve Şiddet” konusunda önemli bir konferans düzenlenmiştir. Bu konferansta demokrasinin yaygınlaşması ve derinleşmesinde kadının rolü, kadın haklarına yönelik uluslararası sözleşmelerin Türk hukukuna etkisi, Türkiye’de Medeni Kanun sonrası kadın haklarının gelişimi, Ailenin Korunmasına Dair Kanun ve uygulamadaki yeri ile kadınların adalete erişiminde adli yardım mekanizmasının işleyişi ve önemi konuları ayrıntılı biçimde ele alınmış ve tartışılmıştır.

 

Konferansa konuşmacı olarak çok değerli akademisyen ve hukukçularımız iştirak etmiştir. Bunlar sırasıyla şunlardır: Prof. Dr. Nilüfer Narlı, Av. Nazan Moroğlu, Prof. Dr. Saibe Oktay Özdemir, Hakim İzzet Doğan ve Av. Aylin Moralıoğlu. Öte yandan Hukuk Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi Seval Eyyüpoğlu bir açılış konuşması yapmış ve kulübün hazırladığı bir prezentasyon sunulmuştu.

  

Toplantı Deşifresi

SEVAL EYYÜPOĞLU (HUKUK KULÜBÜ YÖNETİM KURULU ÜYESİ):
Bazı coğrafyalarda yaşamak zordur. Tecavüze uğrayan bir kadının susmak ya da ölmek zorunda bırakıldığı bir coğrafyada yaşamak daha zordur. Daha çok küçükken kazınır bu kız çocuklarının beynine denir ki; onuru olan bir kadın zaten böyle bir lekeyle yaşamını sürdürmeyi kendisi istemez. Tecavüz edenler üstüne pek laf edilmez. Kirlenen namus kadının ölümüyle temizlenir, çok küçükken çocuklar. Bu yüzden belki de tetiği çeken çocuk da masumdur. Katil masum olabilir mi? Olur bazı coğrafyalarda. Erkekten çok kadın meşrulaştırır şiddeti. Şöyle mikrofonu uzatıp sorsanız, kadınlarımız bir çırpıda size haklı dayak sebepleri söylerler. Böylece şiddet meşrulaştırılır, aile içi meseleye döner. Belki de bu yüzden, üst kattaki komşunun çığlıklarını duymaz olur kulaklarımız. Şiddet hayatımızın o kadar büyük bir parçasıdır ki, onu o kadar kanıksamışızdır ki, bir ömür beraber yaşarız onunla. Kimi zaman koyun koyuna yaşarız ölümle. Bir anne usulca verir, 11 yaşındaki kızına kâğıdı. Kâğıdın içinde şu yazılıdır: eğer ölürsem katilim kocamdır, böyle yazılıdır. Kâğıdı kızına verir ve ona der ki eğer bana bir şey olursa bunu cumhuriyet savcılığına verirsin, kadın usulca geri alır kâğıdı kızın elinden ve şöyle der, ben ölürsem baban da katil cezaevinde peki sana kim bakacak? Peki, bir kız çocuğu nasıl yaşar annesinin katiliyle bir ömür boyu? Eşini terk edip çocuklarıyla babasının evine sığınan kadına, sen bu gidişle kötü yola düşeceksin deyip, tecavüz eden kendi babasıdır ve bunlar kazınır toplumsal hafızamıza. Gidilecek yer yoktur kocaman dünyada kadına böyle dar edilir kocaman hayat insana. Bir iş günü sabahın erken saatleri tıklım tıklım bir yeraltı treni istasyonu. Metro beklenirken, Birden bir bağırış çağırış duyulur. 65 yaşlarda bir adamla 20 yaşlarda bir gencin bağırışıdır bu. Hemen yanda gözyaşlarına boğulmuş bir genç kız, çoğu olayın tersine genç kız şikâyetçi olur, tesadüfen çevik kuvvet vardır olay yerinde, apar topar tutulur yaşlı adam, haber verilir polise, polis gelir GBT’si temiz çıkan adam için polisler kıza dil dökmeye başlarlar ve davanın uzun süreceğini, sonucunda bir şey çıkmayacağını ve bu yüzden uğraşmaması gerektiğini söylerler, zaten bu gibi durumlarda şikâyetçi olmaz bizim insanımız, bu yüzden kız yılar yıldırılır. Değişen yasalar buna izin verir, değişmeyen beyinler işin içinde olunca ve taciz meşrulaştırılır. Biz kadın erkek diye ayırırız insanları ve kadınlığa da erkekliğe de ayrı ayrı anlamlar yükleriz, kız çocuklarını bebeklerle büyütürüz, daha o zaman entegre edilirler sisteme. Onların yeri evi kocalarının yanıdır, görevleri ise iyi anneler olmak. Erkeklere de yüklenmiş anlamlar vardır ve biz bir ömür boyu bu anlamlara mahkûm kendi cezaevlerimizde yaşarız, yaşatılırız. Kadının kendini adayacağı hep bir şeyleri vardır, kocası çocukları ve hayaller bir kenara itilir, yaşam bir kenara itilir. Yaklaşık yedi yıl önce bir kadın örgütünde çalışırken, bir sunuşum esnasında saçları kırlaşmış yaşlı bir kadının gözyaşlarına tanıklık etmiştim ve sorduk, neden ağlıyorsun diye, yaşam yanı başımdan akıp gitmiş demişti. Çok pişmandı yaşayamadıkları için ve belki de onca koşturmasında o gün fark edebildi bunu. Bugün kadın sorununun farkındayız, kadınların sorunlarının farkındayız ve sorunun fark edildiği bir yerde normal olan çözüm üretilmesidir, yaşadığımız sistemin onun ekonomik ilişkilerinin yüzyıllardır süren erkek egemen sistemin getirisi belki de kadın sorunu. Ve elimizde maalesef sihirli bir değnek yok. Kadın ve erkeğin hayata eşit başlamadığı, kadınların kadınlar tarafından temsil edilmediği bir sistem içindeyiz ve öncelikle bu değişim kadının içinde bulunduğu durumu fark etmesiyle başlayacaktır. Bu yüzden biz hukuk fakültesi olarak, bu değişime katkıda bulunmak için kadınların hakları konusunda bilgilendirilmesi için bunun bir başlangıç olacağını düşünüyoruz. Sorunumuz, ezilmiş kadın problemi değil, sorunumuz hayatın kendisi olan, ismi hayata eşit değerde olan, kadının problemi. Ben şimdi sözü konunun üstatlarına bırakmak istiyorum. İlk oturumu açmak üzere sayın hocalarımı kürsüye davet ediyorum. Sayın prof. Dr. Saibe Oktay Özdemir’i, sayın avukat Nazan Moroğlu’nu, yine Bahçeşehir Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sayın Nilüfer Narlı’yı, kürsüye davet ediyorum.
NİLÜFER NARLI(BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜM BAŞKANI):
Sevgili arkadaşlar hepiniz hoş geldiniz. Ben önce hukuk fakültesi kulübünü böylesine önemli bir konferansın düzenlenmesinde büyük emekleri geçti ve böyle bir konferansı düzenlemede, büyük bir hassasiyet gösterdiler. Sizi tebrik etmek istiyorum. Vaktimiz sınırlı ben hemen konuya girmek istiyorum. Şimdi bütün bu konuşmacılar 15-20 dk arasında sunum yapacaklar. Oturumdan sonra sorularınızı ve katkılarınızı da almak istiyorum. Benim yapacağım konuşma kadının demokrasi kültürüne nasıl bir katkıda bulunacağı sorusuna bir cevap olacak. Fakat kadınların demokratik bir kültürün gelişmesine katkıda bulunabilmeleri için önce, kendilerini geliştirmiş olmaları gerekiyor. O yüzden bu sunuma başlarken önce ben, kadın kim? Kadın nasıl algılanıyor? Türkiye’de kadının konumuna baktığımız zaman, ilk gözümüze çarpan istatistikler veriler nedir? Evet, kadına eksik etek denmiş, kaşık düşmanı bu tür sıfatlar var. Kadın da insan, erkek gibi insan. Ve ayrıca sadece insan değil, bir insan kaynağı ve insan kaynaklarını yetiştiren geliştiren birisi. Kendisi bir insan kaynağı olan ve insan kaynaklarının yetiştirilmesinde rolü olan kadın, eğitime istihdama üst yönetime, siyasi karar verme mekanizmalarına ve iş yaşamına katılmasına ilişkin başlatılmış cumhuriyet reformlarına rağmen, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı 2001-2008 istatistikî verilerine baktığımız zaman Türkiye’de kadınların erkeklere göre insani ve ekonomik gelişmişlik açısından oldukça geride olduğunu görüyoruz. Her yıl UNDP’nin insani ve ekonomik gelişmişlik düzeyi ile ilgili verileri var, indeksler. Bu yayınlanıyor, bütün ülkeler bir sıralamadan geçiyor, ayrıca UNDP kadın ve erkek arasındaki uçurumu, insani ve ekonomik gelişmişlik açısından uçurumu, buna da sosyal cinsiyet uçurumu diyor. Şimdi bu ölçüme baktığımız zaman, ben bunu rakamlarla açıklamak istiyorum. Bakın 2008 cinsiyet uçurumu raporuna göre Türkiye 123. Sırada yer alıyor. Pardon 2007 verilerini vermek istiyorum. 2007 yılında Türkiye 128 ülke arasında 121. Sırada yer alıyor,2008 yılında ise 123. Sırada yer alıyor. aynı raporda hani Avrupa Birliği ülkelerini ve Avrupa Birliği’ne yeni katılmış ülkeleri geçiyorum. Sadece İran, Umman gibi rakamları vereceğim, İran bu sıralamada 116. Umman 118. Katar 119. Bahreyn 121. Şimdi bu ülkeler niye Türkiye’nin üzerinde yer alıyor? Türkiye’de akademisyenlerin % 39’u kadın fakat % 20 okur-yazar olmayan kadın da karşımıza çıkıyor. Türkiye’de kadınların hala eğitime katılımında istihdama katılımında çok ciddi sorunlar var, bu yüzden kadın ve erkek arasında insani ve ekonomik gelişmişlik açısından çok büyük bir fark var. Yine size hani Türkiye’de kadının konumu ile ilgili bir iki rakam vermek istiyorum. Kadının istihdama katılımı şu anda % 22,4, bendeki en son rakam. 1990’lı yıllarda kadının işgücüne katılımı % 30-33 arasında oynuyordu. Bu düşüşün sebepleri bugün % 22. Çok büyük bir düşüş var. Kırsal alandan kentlere göç eden kadınların tarımdaki işgücünden kopmaları. 1990lı yıllarda da istihdama katılan kadınların önemli bir bölümü tarım işgücündeydi. Tarım işgücünden kopuyor fakat bu sadece tarım işgücüyle açıklanamıyor çünkü kamu sektöründe de kadınların işgücüne katılımında son 5-6 yılda büyük bir düşüş var. Yine KİT’lerde Kamu İktisadi Teşebbüslerinde çalışan kadınların oranında büyük bir düşüş var. Bu konularda çalışma yapanları atamam, internetten bunları bulabilirsiniz. Okuryazarlıkla ilgili % 20 okur-yazar olmayan kadın olduğunu söyledim, okur-yazar erkek sadece % 4 Türkiye’de. Diğer önemli bir rakam, işveren kadınların oranı % 13. Bu da göreceli olarak düşük bir rakam. Türkiye’deki mülklerin sadece % 8’i kadınların üzerinde. Yani burada şu soruyu sormalıyız; miras hukukunda eşitlik var fakat bugün hala Türkiye’de birçok bölgede kadınlar kendi rızalarıyla vazgeçiyorlar veya aile üzerinde baskı kuruyor ve alacakları mirasın yarısını hani İslam hukukuna göre hareket ediyor, bizdeki kanun farklı olmasına rağmen veya tümünden vazgeçiyor. Kadının insan hakları projesi bu konuda yıllardır çalışma yapıyor. Yine bu konuda bilgilenmek isteyenler, kadının insan hakları projesini internetten arayarak onların verilerine bakabilir ve kadının insan hakları projesi hukuk okuryazarlığı diye bir proje başlatmıştı Türkiye’de. Bu projenin amacı kadınlara haklarını anlatmak, onlara haklarını kullanmasını öğretmek ve bu konuda onları teşvik etmek ve farkındalık yaratmaktı. Şimdi kadının insan olarak gelişimi önünde diğer önemli bir engel de kadına karşı şiddet. Kadına karşı şiddetle ilgili bilmiyorum herhalde arkadaşlarımız da bu konuyla ilgili bir hayli rakamlar verecekler. Bu konuda son çalışma da kadının statüsü genel müdürlüğünün yaptırdığı çok büyük bir anket çalışması var. Onunla ilgili bilgileri de yine kadının statüsü genel müdürlüğünün web sayfasından alabilirler. Ben yine o araştırmadan bir iki sonuç vermek istiyorum. Şimdi bu rapor 2009 Şubat ayında açıklandı. 51 ilde 12795 kadınla yüz yüze yapılan çalışma sonucunda gerçekleşmiş. Son derece temsili yüksek bir örneklem ve bu rakamlara bakarsak Türkiye’de her 10 kadından 4’ü fiziksel şiddet görüyor. Fakat bu sadece bir tokat iki tokat değil. Sistematik olarak fiziksel şiddet. Bunun içinde tokat, tekme, saç çekilmesi, tartaklanma, boğazını sıkma, bıçakla tehdit ve son derece ağır bir fiziksel şiddet. Her 10 gebe kadından birisi gebeliği sırasında fiziksel şiddete maruz kalıyor. Buradaki diğer çarpıcı rakamlar, her iki kadından birisi fiziksel değil ama duygusal istismar duygusal şiddete maruz kalıyor. Cinsel şiddete maruz kalan kadınların oranı % 15. Türkiye’ de kadına karşı şiddetin ve istismarın diğer bir sorun olduğu konu ensest. Bu araştırmada bununla da ilgili bazı rakamlar ortaya çıkıyor. Çocukluk döneminde yaşanan cinsel istismar oranı % 7,2, çocukluk sonrası cinsel şiddet yaşayan kadınların oranı % 17,2. şimdi kadınların tutumuna bir bakalım. Kadınlar ne düşünüyor? Şiddete maruz kalıyor, dayak yiyor, erkeğe karşı tutumu nedir? Şimdi yapılan birçok çalışma şunu gösteriyor; kadınların yaklaşık ayrısı dayağı hak ettiklerini düşünüyorlar. Yani kendileri içselleştirmiş bu durumu. Bu araştırmada kadınların % 33 ‘ü erkeklerin evde iş yapmaması gerektiğini düşünüyor, yine kadınların % 31’ i bir kadının erkeğin cinsel talebini kesinlikle reddetmemesi gerektiğini düşünüyor, çünkü hani evlilikte tecavüz ile ilgili bir konu bu. % 47’si erkeğin kadından sorumlu olduğunu düşünüyor. Kadının bakımı tamamen erkek tarafından yapılmalıdır. %49’u kadının eşiyle tartışmaması gerektiğini savunuyor. Yani bir sorun varsa kesinlikle tartışmayacak, itaat edecek, sessiz kalacak. Bu da hani kadınların kendileriyle ilgili algılar ve şiddete karşı nasıl bir duruş sergileyecekleri. Bütün bunları anlattıktan sonra kadınların kadın ve namus konusuna nasıl baktıkları çünkü bu namus cinayetleri de Türkiye’deki önemli sorunlarından bir tanesi, arkadaşlarımız bu konuda sunum yapacaklar, onun için bu konuya girmeyeceğim sadece kadınların namus ile ilgili algılarını biraz anlatmak istiyorum. Namus kelimesi yunanca NOMOS kelimesinden geliyor. Nomos yunanca kanun anlamına geliyor, şimdi bir araştırma var, soruluyor; “namus sizin için ne demek?”araştırmaya katılan deneklerin % 70’şince şöyle cevaplandırılıyor; namus, yanlış yapan kadının cezalandırılması. Namus eşittir kadınların kurallara bağlı olması ama bu kurallar hangi kurallar? Ayrıca işte bu kurallarla ilgili kadın eğer, geleneksel kuralları muhafaza eden bir insan gibi davranmıyorsa, bu konuda herhangi bir eyleme geçerse veya gölge düşürürse, mesela bir dedikodu sonucu, üstüne iftira atılması sonucu da öldürülüyor, o zaman kadın yanlış yapmıştır ve öldürülmesi… Arkadaşımız açılış konuşmasında da benzer şeylerden bahsetti. Şimdi namus cinayetlerini durdurmak için, biliyorum arkadaşlarımız da anlatacaklar çok yeni tedbirler alındı bu konuda. Fakat acaba kadınlar başka bir kadının öldürülmesini önlemek için bir şeyler yapıyorlar mı? Bu konuda da çok umutlu değilim çünkü namus cinayetlerini azmettiriciler arasında kadınlar var. Yine Türkiye’de kan davaları konusunda yine kadınlar da katkıda bulunuyor yani olumsuz bir rol oynuyor. Bu yüzden bu sorunlarla bu kadar doluyuz. Buradan sunumuma geçeceğim. Sunumum İngilizce ben onu Türkçeye çevirerek okuyacağım. Kadınlar demokratik kültürün gelişimine nasıl bir katkıda bulunabilirler? Tabi kadının demokratik kültürün derinleşmesinde katkıda bulunabilmesi için, kadının kendisini insan olarak gerçekleştirebilmesi, eğitim alabilmesi, kendini donanımlı bir hale getirilmesi, şiddet mağduru olmaması gerekir. Kadınların oynayacağı role bakarsak, kadınlar bir kere eğitmen olarak bir rol oynayabilirler. Kadınlar öncelikle anne olarak çocuklarının eğitiminden sorumlu. Çocukların eğitiminden sorumlu olarak demokratik kültürün gelişimine nasıl katkıda bulunabilirler? Biliyorsunuz hepimiz çocukluğumuzdan itibaren ninniler dinliyoruz, annelerimizden bir takım hikâyeler dinliyoruz. Bu hikâyelerde x,y,z kategorilerinde bir takım insanlar anlatılıyor, tarihimiz anlatılıyor, etrafta geçen bazı olaylar anlatılıyor… Şimdi bütün bu hikâyelerin anlatılmasında başka olarak gördüğü öteki olarak gördüğü insanları anlatırken, bir kere stereotype’lar kullanmaması, önyargılar kullanmaması, yani herkesi çocuğuna insan olarak anlatması. Ama hepimiz biliyoruz ki çocukluğumuzdan itibaren, bir grup insanla ilgili bir ötekileştirme sürecini yaşayabiliyoruz. Kadının eğitmen olarak demokratik kültürün gelişmesinde bir rol oynamasını istiyorsak, kadınların çocuklarına anlatacakları hikâyelerde son derece dikkatli olmaları gerekir diye düşünüyorum. Birisini çocuğunuza öteki ve farklı diye anlatabilirsiniz. Fakat birisini öteki ve düşman olarak anlatırsanız orada çok büyük bir sorun var demektir. O zaman çok küçük yaşlarda ayrımcılığın tohumlarını onların kafasında ekmiş oluyorsunuz. Sonra o öteki ve düşman olarak anlattığınız kişiye karşı her türlü şiddet uygulanabiliyor. Yine Bosna’daki soykırıma bakarsak, orada şöyle diyordu Sırplar, biz beşikte öğrendik haritayı, Kosova’dada biz beşikte öğrendik Kosova haritasını diyorlardı. Doğduklarından itibaren onları bir düşman olarak gördüler ve biliyorsunuz çok acı bir soykırım yaşandı Bosna’da. Kadınların eğitmen olarak oynadıkları rol üzerine yapılan çok sayıda çalışma var, yine onlara bakabilirsiniz. Peki, kadınlar barış inşa eden insanlar olarak nasıl rol oynayabilirler? Şimdi, milliyetçi hareketlere baktığımızda biz yine orada kadınları görüyoruz. Kadınlar burada büyük ölçüde bir enstrüman olarak kullanılıyor. Kadınlar bu ekstremist hareketlerde karar alma organı olarak yer almıyor. Birçok ülke iç savaşında kadınları mobilize etti. Fakat savaş bittikten sonra biz kadınların evlerine yollandığını görüyoruz. O yüzden kadınların ilk başta karar verme mekanizmalarının içine girmek için harekete geçmesi gerekiyor. Diğer bir rol ise, çatışma kültürünün karşısında barışçıl bir söylemi benimsemek. Ama kadının üzerinde bir baskı varsa bunu zaten yapamaz. Bir de track two diplomasi dediğimiz sivil toplum örgütleri aracılığıyla bu tür diplomasilere katkıda bulunabilirler. Ben kendim de Türk- yunan kadın dostluk girişimi üyesiydim. Biz Türk- yunan kadın dostluk grubu olarak kendimizi feshetmedik ve diyaloga devam ettik. Bu da kadınların çatışma çözümünde nasıl bir rol oynayacağını gösteriyor. Peki, kadınlar resmi aktörler olarak nasıl yer alabilirler? Tüm karar verme mekanizmalarında temsil edilebilmeleri gerekiyor. Siyasi partilerin, meslek odalarının karar verme organlarında yer almaları gerekiyor. Bu konuda yani kadınların karar verme mekanizmalarında yer almaları için Birleşmiş Milletler çok ciddi çalışmalar yürütüyor, hatta bir takım kararlar aldılar. Bunlardan birisi, 1325 sayılı karar; kadın, barış ve güvenlik konulu. Ayrıca kadın liderlerin de olumlu mesajları var. 2008 yılında kadın liderler toplandılar ve Ukrayna’dan Uriet Menşeko’nun şöyle bir sözü var diyor ki; herkes gücü kullanabilir. Yani askeri güç kullanmak, silahlı güç kullanmak, bunlar zayıflığı gösteriyor ve kadınlar bu güç kullanımı dışında siyasi çözümler için yollar açabilirler. Peki kadının olumlu rol oynamasını engelleyen faktörler nedir? Bunlardan birisi kadının azmettirici rolü oynamaması. Birçok ekstremist harekette propagandanın bir parçası olmaması. Ayrıca kadınlar, silahlı çatışmanın olduğu yerlerde milis güçlerce işbirliğine giriyor, bunun da sebebi aç kalma korkusu. Peki neye ihtiyaç var; ben burada bir konsept kullandım, Women Diplomacy. Yani kadınların resmi aktörler olarak çatışma çözümünde daha aktif olarak rol oynaması gerekir. Çok teşekkür ediyorum. Sonra sorularınızla açabilirim.
NAZAN MOROĞLU:
Bütün katılımcıları sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Kadın hakları dediğimizde büyük bir mücadele var. Çünkü mücadele etmediğiniz alanda görünmeniz mümkün değil. İşimiz gerçekten çok zor. Kısa bir tarih yolculuğu yapalım istiyorum. Kadını bir kere tanımlamak çok önemli. Kadın hep erkeğe göre tanımlanmış. Babasının kızı, kocasının karısı. Konfiçyus demiş ki kadını tanımlarken, kadın doğduktan sonra, babasının; evlendikten sonra kocasının; yaşlılığında da oğlunun sözünden çıkmazsa, tırnak içinde iyi kadındır. Şimdi böyle tanımlanmış. Tarih boyunca da bu tanımların dışına çıkılmadığını görüyoruz. Kadın da eğitimden yararlanmalı demiş jean jack Rousseau, ama erkeğe uygun bir eğitim önermiş. Şimdi bütün bunları düşünürsek, zaten görünmeyen bir insanın yarısı. Acaba ne zaman görünmüş de bir kadın hakları mücadelesi başlamış. Kadının mücadelesinin görünürlülüğünü ilk defa Fransız devriminde görüyoruz. Bu devrime çok sayıda kadın da katılmıştır. Ama Fransız devrimi insan hakları belgesinde erkekler adına verilmiş hakları görüyoruz. Kadın hiç yok bu beyannamede. Bunu devrime katılan kadınlar da fark ettiler ve 1799 yılında kadın ve insan hakları beyannamesini hazırladılar. Kadınlar da siyaset yapmak istiyorlardı ancak bu reddedildi ve bunu isteyen kadınlar, giyotine gönderildi. Görünür olmak çok önemli. İkinci dünya savaşından sonra Avrupa ekonomik topluluğu oluşurken, roma anlaşmasının bir maddesinde kadın ve erkek eşit bir iş için eşit ücret alırlar diyor. Bu bir eşitlik mi değil. Kadının iş gücünden yararlanmak için böyle bir madde getirilmiş. 1995den beri kullanılan kavramla kadının insan haklarının oluşması için çok uzun bir yol var. Bunun ilk şartlarından biri demokratik laik bir hukuk devletinde yaşıyor olması. O devlet barış içinde olmalı, barışın olmadığı yerde insan haklarından bahsedemeyiz. Hukukun üstünlüğüne saygı ve insan haklarının yerleşmesi lazım. Bu aşamalardan dünya öyle veya böyle geçti. Kadın erkek eşitliği dediğimiz şeyin hedefi demokratik yapılanma. 1970li tarihlere baktığımızda kadın haklarının ön plana alındığını görüyoruz. Dünya kadın hakları konferansı toplanıyor ve birinci toplantı Mexico’da oluyor ve orada bir karar alınıyor. Deniliyor ki: bu çalışmalar için somut bir belge de lazım ve o belge CEDAV olarak dile getiriliyor. Kadının insan hakları belgesi. O tarihlerde sözleşmenin içeriğine baktığımızda her alanda kadına yönelik ayrımcılığın kaldırılmasının ilk hedef olduğunu görüyoruz. Daha çok evli kadınlar üzerine yoğunlaşılıyor. 1950lilerde demokratikleşmeyle beraber batı anayasalarında ve medeni kanunlarda değişiklikler yapıldığını görüyoruz. Ama bizim ülkemizde 2002 yılına kadar koca ailenin reisidir hükmüyle devam eden bir uygulama oldu. Aslında Türkiyede bu konuda çok adım atıldı en azından sorun masaya yatırıldı, çözüm arayışlarına başlandı. Her şeyden önce zihniyetin değişmesi gerekiyor. Türkiye’de bu konuda 1990 yılında ilk defa adım atıldı ve kadından sorumlu bir bakan seçildi. Bence bir sorunu çözmek için en önemli faktör eğitim ve kadın sorunu üniversitelere taşındı ve kadın araştırmaları bir anabilim dalı oldu. Saibe hanım bu alanda ders veren hocalarımızdan biri. Ben de bu konuda yüksek lisans yapıyorum ve ilk aklıma gelen tez konusu kadının soyadı meselesiydi. Bu konunun eğitim alanına taşınması çok önemliydi. Sonra sivil toplum kadın kuruluşları çok güçlendi bu da çok önemli bir adımdı. Kurumsallaşma gerçekten çok önemli bir konu. Kadın sorunları 3. Sayfadan daha ine taşınmaya başlandı. Avrupa’daki örgütlerde de çok önemli çalışmalar yapıldı. 7 numaralı ek protokolde kadın ve erkeğe eşit haklar getirilmesi konuldu ve Türkiye de buna imza attı. BM’de 1993 tarihli kadına yönelik şiddetin önlenmesi ile ilgili bir bildirge hazırlandı ve Türkiye’nin de bunda imzası var. Şimdi bu uluslar arası sözleşmeler gerçekten ulusal yaşamı ve yasaları etkiliyor.1998 yılında kadına yönelik şiddete karşı bir yasa çıkarıldı ve bu çok önemli bir yasa biraz sonra bu yasaya değinilecek. Bir de ab sürecine bakarsak, anayasada değişiklik yapmamızı ve medeni kanunda değişiklik yapmamız istendi bizden. Anayasada 2001 tarihinde 1. Uyum paketinde kadın erkek eşitliğine yönelik değişiklik yapılması istendi. 10. Madde de bir düzenleme yapıldı fakat bu değişiklik meclise girince 41. Maddeye indirgendi ve geçiştrildi. En önemli değişiklik medeni kanunda yapılmalıydı ve eğer olumlu bir değişiklik yapılacaksa bunun bütün evlilikleri başından beri kapsaması gerekirdi. Yani Avrupa birliği sürecinde bazı şeyler değişti ama ne yazık ki bazıları biz yaptık oldu şeklinde kaldı. Olumlu iki değişikliğe değinmek istiyorum. Bunlardan biri, çok yeni bir değişiklik. BMM’nde kadın-erkek eşitliği komisyonu kuruldu ama bu bir çekişmeye neden oldu. Ama olsun yine de BMM’de bir komisyon var. Bir diğeri de valilikte kadın-erkek eşitliği komisyonu kuruldu. Bu da çok önemli çünkü İstanbul bir ülke kadar büyük ve sorunlar da o kadar büyük o yüzden çok önemli. Sonuç da kurullarla değil kadınların da bu istek de olmasıyla bu sorunların çözüleceğine inanıyorum. Biz kadın-erkek eşitliğinden söz ederken nihai hedefimiz demokrasi ve bu çalışmaların da bu alanda çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü siz eğer o soruna duyarlı yaklaşmazsanız, yargı yoluyla da bu mağduriyet devam ediyor. Hepinizi saygı ile selamlıyorum.
SAİBE OKTAY ÖZDEMİR(İSTANBUL ÜNİVERİSTESİ HUKUK FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ):
öncelikle hepinizi saygı ile selamlıyorum. Benim konum medeni kanun sonrası gelişmeleri. CEDAV büyük bir çalışmanın ürünü ve hala sürüyor. CEDAV çalışmalarını kronolojik olarak inceleyince ben şöyle bir tespitte bulunuyorum, bu konu ile ilgili ilk çalışmalar başladığında ve bu CEDAV sözleşmesi imzaya açıldığında, zannedildi ki sorun kısa sürede halledilecek, ülkeler bunu imzalayacak ve sorun halledilecek. Ama devam eden sürede görüldü ki bu sadece yasaların değişmesiyle halledilecek bir sorun değil. Gelenekçi uygulamalar değişmedikçe, jenerasyonlar değişmedikçe, kafa yapılarımız değişmedikçe fiili eşitsizliğin, fiili ayrımcılığın giderilmesi mümkün değil. Bunun için de şöyle bir tespitte bulunuldu, bir kere eşitlik çalışmalarına başlanılabilmesi için, eşitliğin sağlanabilmesi için Nazan Hanımın da belirttiği gibi 3 tane ön koşul gerekir. Bir o ülkede tüm kadınları eşit konuma getireceksiniz. Homojen bir toplum olacak. 2 barış olacak. 3. Olarak da kalkınmanın sağlanması gerekiyor. Daha aşılması gereken bir sürü yol var. Türkiye ne yaptı bu bağlamda? 1926 yılında İsviçre’den İsviçre 1900lü yılların tam başında kendi ihtiyaçları için hazırlamış olduğu, bir hukukçusu tarafından hazırlanan medeni kanunu aynen alma yoluyla hukuk hayatına soktu. Biz İsviçre’nin kanunu bir iki istisna dışında tercüme yoluyla aynen aldık. Bu kanun o yıllarda Batı dünyasında en eşitlikçi, en modern kanun olarak yorumlanıyordu. Gerçekten de o günkü ihtiyaçlar bakımından modern eşitlikçi bir kanun olarak kabul edilmeyi hak ediyordu. İleriki yıllarda dünya görüşleri değiştikçe yaşam biçimleri değiştikçe medeni kanun ilkeleri eşitliği bozan ilkeler olarak yorumlandı ama bu medeni kanunun suçu değildir. Medeni kanunu bu güne uyarlayan yasa koyucuların suçudur. Nitekim Avrupa’da 1960’lı yıllarda feminizm akımının etkisiyle 70’li yıllarda bütün kanunların değiştiğini, o zamanki konseptte hazırlanmış olan ve erkeğe üstünlük sağlayan hükümlerin birer birer değiştiğini görüyoruz. 26 tarihli medeni kanunumuzun karakteristiği şu, evli olmayan kadın ve erkek arasında hiçbir ayrım yok. Yasal bakımdan her şey eşitti. Ama o dönemde Türkiye’deki tapu durumuna baktığınızda inanılmaz bir fark çıkıyor ve yasanın verdiği hak gerçekte realize olmuyor kullanılmıyor. O kanun alındığı dönemde aile hukukunun da bir parçası olan bir konseptin ürünü olarak ortaya çıktı. O zaman erkeğin daha çok çalıştığı bir aile düzeni söz konusuydu. Bu nedenle de aile hukuku bakımından iki tür hüküm yoluyla kadın-erkek eşitliğinin bozulduğunu görüyoruz. Yani evli kadınla erkek arasındaki eşitsizlik evlilik nedeniyle yaratılmış oldu. İki tür hüküm var. Bir, erkeklere üstünlük tanıyan hükümler konuldu. İki kadını koruma amaçlı hükümler konuldu. Üstünlük tanıyan hükümler olarak birincisi soy ismi. Kadın evlendiği an kendi soy ismini bırakacak, erkeğin soy ismini alacaktır. Benim de katıldığım bir görüş olarak soyadı insanın şahsiyet haklarının bir parçasıdır. Dolayısıyla evlenmek için şahsiyet haklarınızın birini feda etmeniz sizden istenememeli. Üstelik de öyle bir uygulama ki sadece erkeğin soy ismi alınıyor, eşler istese dahi, razı olsalar dahi kadının soy ismi alınamıyor. O zamanki toplumsal yapı buna müsaitti, belki aksi bile düşünülemiyordu bu normaldi. Ama 200li yıllara geldiğimizde bunun cevabı artık hayır. En önemli ve en rahatsız eden madde ise evin reisi kocadır hükmü vardı açık. Oturulacak evin seçimi erkek eşe aitti ve en önemlisi velayet hakkının kullanılmasında erkeğin oyu üstündü. Bir başka madde kadının çalışması adeta eşinin iznine bağlanmıştı. Eşinin çalışmasını istemediği takdirde erkek, bu boşanmada kadın kusurlu olarak görülüyordu. Kadın eşi koruyucu hükümler de getirildi bu bağlamda. Boşanma konusunda erkek ve kadın arasında çok bir fark yoktu. Velayet hukukundaki istisnayı söyledim. Bu bahsettiğim hükümler Türkiye’de 2002 yılına kadar uygulandı. Bu yıla kadar bu hükümlerde hiçbir değişiklik olmadı. Diyeceksiniz ki hiç mi çalışma olmadı? Özellikle sivil kadın örgütleri çok çalışma yaptı ve taleplerde bulundular Ankara’daki meclisten ama, meclis 2002 yılına kadar bu hükümleri değiştirme gereği duymadı. Ama 1988 yılında Türkiye’de aniden boşanma hukukunda aniden bir değişiklik yapıldı. Boşanma kolaylaştırılarak büyük bir kadın grubunun mağdur olması sağlandı ve bu değişikliği isteyenler erkeklerdi. Bu durum 2002 yılına kadar böyle sürdü. Kulaklar tıkandı ve ta ki 2002 yılında Avrupa topluluğuna girme baskısıyla medeni kanun yeni baştan değişinceye kadar. Bu bana çok çarpıcı geliyor. Çok açığa çıkmış 2002 yılına kadar kanununuzda bu kadar maddeyi taşıyorsunuz, kanunu aldığınız İsviçre 1984 yılında bu hükümleri tamamen değiştirmiş ama boşanma konusunda aniden bir değişiklik yapıyorsunuz. Bunun dışında evlilik içi çocukla evlilik dışı çocuk hakkındaki maddeler anayasa mahkemesi tarafından iptal edildi. Anayasa mahkemesi bu konuda önemli bir organ. Bir diğer önemli organsa hakimlerimiz. hakimlerimiz hakların etkin kullanımı konusunda kanunları yorumlama gücüne sahip olma ve var olamayan kanunları da yaratma gücüne sahipler. Mesela beni çok mutlu eden iki kanunu sizinle paylaşayım. eğer bir çocuk bir çift tarafından evlat edinilirse bu karı koca anne ve baba ismi olarak, çocuğa isim verebiliyorlar. Ama bir çocuk tek bir kişi tarafından evlat edinilirse, anne veya baba ismi olarak verilemiyor. Çünkü kanun sadece evli iseler diye bir sınırlamaya sahip. 2002 yılında ise bu söylediğim bütün hükümler kalktı. Tek istisna var hala o da soyadı. 1997 yılında kadınların ağzına sadece bir parmak bal çalındı ve bu da kanayan yaramız. Konu çok derin ama ben burada keseyim. Hepinize teşekkür ederim.
SORU-CEVAP
Kadın üzerinde var olan şiddetten bahsedildi. Ancak bu sorunun çözümünden hiç bahsedilmedi. Sizce bu sorunun çözüm nedir ve kadın ve erkek üzerinde egemen olan devlet oldukça bu sorun çözülür mü? Çözüm devletsiz toplum olabilir mi?

 

 

 

 

 

2. OTURUM

NAZAN MOROĞLU: bu oturumda ailenin korunmasına dair kanun ve adli yardım mekanizmasının işleyişi ve önemi ele alınacak. Çok değerli yargıcımız Sayın İzzet Doğan. Kendisine özel bir teşekkürüm var kadının soyadı hakkındaki kanunu araştırırken ettiği yardımlardan dolayı. Buyurun söz sizde.

İZZET DOĞAN:
Ben bu etkinliği düzenleyen Bahçeşehir Üniversitesi’ne bana bu fırsatı veren hocalarıma gerçekten çok teşekkür ediyorum. Gerçekten böyle bir günde bu sıralarda ki heyecanı sizlerle paylaşmak benim için gerçekten kıvanç verici bir olay. Değerli arkadaşlarım, 4320 sayılı ailenin korunmasına ilişkin kanun hakkında açıklama yapmak. Bu kanun aile içi şiddeti önleme konusunda çok önemli bir kanun. İnsanla ortaya çıkan şiddet olgusu yıllardır hepimizi oldukça sarsacak biçimde her zaman, gönlümüzde yaşamaktadır. Görsel ve yazılı basını izleyenlerin tanık oldukları dayak, işkence ve cinayetler, töre ve namus cinayetleri adı altında kadına yönelik şiddet onların onurlarını yaralayıcı bir biçimde cereyan etmektedir. Bu yasanın uygulanması önce yaygın olmamıştır. Her şeyden önce şiddet mağduru kadınlar bu durumlarını ilgili makamlara yansıtmak istememişlerdir. Ayrıca kolluk güçlerine başvurulduğunda gerekli ilginin gösterilmediği, ayrıca yasanın amacını bilemediklerinden yakınmalar olmuş ve yasa işlerlik kazanmamıştır. Ancak özellikle kadın kuruluşlarının çok yoğun çalışmaları, eğitim çalışmaları, yayınlar ve barolarımızın konuya gereken ilgiyi göstermeleri karşısında, yasaya gereken işlerlik kazandırılmıştır. Yasanın adı her ne kadar ailenin korunması ise de uluslar arası hukuktaki adı koruma emridir. Çünkü uluslar arası hukukta mağdur olan açısından bakıldığında koruma emridir. Saldıran açısından bakıldığındaysa geri dur emridir. Koruma emri şiddete uğrayanın korunmasına ilişkindir. Genel olarak aile içi şiddet aile bireylerinin yaralanmasına, sindirilmesine veya duygusal baskı altına alınmasına çalışılan fiziki herhangi bir hareket, davranış veya eylemler bütünüdür. Şiddet yöntemleri ise şunlardır: 1- fiziksel şiddet. Fiziksel şiddet olarak gösterebileceklerimiz, itmek, eşya fırlatmak, tokat atmak, işkence yapmak, tehdit etmek gibi. Uluslar arası af örgütünün 2004 yılında yayınladığı rapora göre dünyada 3 kadından birinin fiziksel şiddete maruz kaldığı açıklanmıştır. Bu durumun sadece geri kalmış ülkelerde yaşanmadığı, örneğin İngiltere’de her 4 kadından birinin erkeklerin şiddetine maruz kaldığı belirtilmiştir. Ayrıca dünyada cinayete kurban giden kadınların % 70’inin eşleri tarafından öldürüldüğü bir gerçektir. Bundan sonra bir de sözel şiddet vardır. Korkutma, sindirme, tehdit içeren sözlerin sarf edilmesi bu kapsama giriyor. Bu saldırılardan en büyükleri kişinin değer verdiği konulara saldırıda bulunmak ve yaralamak amacıyla belirli aralıklar içinde çok ağır hakaret içeren sözler söylemektir. Kişiyi küçük düşürücü adlar takmak ve bunu sık sık tekrarlamak da sözel şiddet kapsamına girmektedir. Ben yaşadığım olaylardan birini anlatayım: yüksek öğrenimli bir toplulukta, kadın tek sigara için tuvalete gidip geliyor ve döndüğünde eşi ağzın lağım gibi kokuyor diyor topluluk içerisinde. Bir başka örnek de evde toplanan eğitim ve yaşam seviyeleri yüksek bir topluluk, evdeki hanımlardan biri kürk almış ve arkadaşları görsün diye giyinip, aynada bakmaya başlamışlar. Ev sahibinin eşi giydiği zaman bu sana hiç yakışmamış, boyun kısa gibi sözler sarf etmiş. Tüm bunlar sözel şiddet kapsamındadır. 3. Şiddet ise cinsel şiddettir. Aslında cinsel şiddet de sık görülmekte fakat açığa çıkmamaktadır. Örneğin kadınla isteği dışında birlikte olmak, aşırı kıskançlık, açıkça karşı cinse ilgi göstermek, tecavüz etmek, istenmeyen cinsel pozisyonlara zorlamak bu kapsama girmektedir. İç işleri bakanlığımızın verilerine göre 2001-2006 yılları arasında ülkemizde töre ve namus cinayetleri kapsamında 1806 cinayetin meydana geldiği saptanmıştır. Yine aynı dönemde 5370 kadının intihar ettiği bildirilmektedir. Cinsel taciz ise cinsel nitelikli herhangi bir biçimde ortaya çıkabilir. Yine diğerlerinden farklı bir şiddet ise duygusal şiddettir. Duyguların bir yaptırım ve şiddet aracı olarak kullanılmasıdır. Kişinin kendisini güçsüz hissetmesine yönelik, küçük görme, aşağılama, paylaşmama, değerlere saldırma gibi örnekler duygusal şiddet kapsamındadır. Bir evin içerisinde konuşmamak da duygusal şiddettir. Son şiddet ise ekonomik şiddettir. Kadının emeği çoğu zaman hiçe sayılmıştır. Emek sözcüğü ilk kez 2002 yılında medeni kanunda kullanılmıştır. Ekonomik şiddet paranın bir yaptırım tehdit ve kontrol aracı olarak kullanılmasıdır. Kadının gelirine el koymak, ihtiyaçlarını karşılamamak, kadını yokluk içerisinde bırakmak gibi tutumlardır. Şimdi uluslar arası hukuktaki gelişmelerden bahsedildi. 1990lı yıllarda şiddeti önlemeye yönelik çalışmalar ülkemizde de başladı. 4 Ocak 1992 tarihinde ailenin korunmasına ilişkin kanun yürürlüğe girdi. Bu noktadan sonra ben daha çok uygulamaya yönelik bilgi vermek istiyorum. Bu kanunun uygulanmasında görevli organ aile mahkemeleridir. Burada aile kavramını da açıklamak gerekir. 4320 sayılı yasanın uygulanmasında en çok tartışılan husus nikâhlı olmayan ama evimi gibi yaşayan insanların koruma kapsamına alınıp alınmayacağıdır. Bazı mahkemelerimiz bunu kabul etmektedir. Ancak bu açıkça yasa hükmüne aykırıdır. Çünkü yasa bu evlilikleri koruma kapsamına almamaktadır. Bunun yanında yetkili mahkemeler konusunda da bilgi vermek istiyorum. En kolay en az masrafla nereden bu karar alınacaksa o organın görevli olması gerekir. Herhangi bir kişi şiddet gördüğü zaman başvuracağı yer aile mahkemeleri olabilir, cumhuriyet savcılıkları olabilir, emniyet müdürlükleri ve jandarma olabilir. Kendilerinin dışında komşuların bu durumu bildirmesi de olabilir. Bu kararlar verilirken hakimin duruşma yapma ve delil toplama zorunluluğu yoktur çünkü bu süreç de zaman kaybedilmiş olabilir ve şiddet tekrarlanabilir. Bu yüzden duruşma yapmadan karar veriliyor ve bu yüzden olayın ayrıntılarına girilemiyor analizi yapılamıyor. Bunun yanında nafaka veren mahkemeler vardı ve bunların sayısı azdı. Nafaka konusunda bizim güçlüğümüz şu tarafların gelir düzeylerini göremiyoruz, sadece şikâyeti görüyoruz. Biz bu ekonomik durumları araştıramıyoruz, elimizdeki bilgilerle nafaka bağlıyoruz. Önceden şiddetten zarar görenler eşler ve çocuklar olarak gösterilirken, yeni değişiklikle ayrı yaşayan aile bireyleri de katılmıştır. Aynı çatı altında yaşama koşulunun aranması kaldırılmıştır. Ancak buradaki eksiklik boşanmış eşlerin de korunma altına alınmasıydı. Çünkü bu eşler boşanmış olsalar da görüşüyorlar, ilişki kesilmiyor ve bu görüşmelerde şiddet içeren olaylar yaşanabilir. Bu koruma kapsamı boşanmış eşler için de genişletilmelidir diye düşünüyorum. Koruma kanunlarına uyulmaması Halide verilen cezalar var. Bunların en çok verileni eve yaklaşmama cezasıdır. Son yenilikte nafaka konusunda çok önemli ve yararlı değişiklikler yapıldı. Ben burada bırakmak istiyorum. Teşekkür ediyorum.
NAZAN MOROĞLU: değerli arkadaşlar, sizlerle çok yeni bir Yargıtay kararını paylaşmak istiyorum. Burada sosyal şiddete bir yaptırım getirildi. Basına yansıdı bu aslında. Nikâhlı eş eşine ve sevgilisine dava açtı ve her ikisinden de tazminat kazandı. O kadar açık bir şekilde yazılmış ki, davalılar arasında uzun süredir devam ettiği belirtilen evlilik dışı ilişkinin resmi nikâhlı eş olan davacının sosyal kişilik değerlerine zarar verdiği diye bir karar verilmiş. Burada sosyal şiddetin de tanımı yapılmış ve yasaya girmiş. Bunu paylaşmak istedim sizlerle. Şimdi ikinci konuşmacımız, kadınların adalete erişiminde adli yardım mekanizmasının işleyişi ve önemine değinecek. Çok değerli genç arkadaşımız, o da tezini yazıyor şu anda. Sayın Avukat Aylin Moralioğlu.
AYLİN MORALİOĞLU: Herkese çok teşekkür ediyorum. Öncelikle adalete erişim hakkı nedir ve neleri kapsar bunlardan bahsetmek istiyorum. Adalete erişim hakkı kişilerin haklarını etkin bir şekilde kullanabilmelerini ifade etmektedir. Adalete erişimin temel amacı sosyal ve yasal hakların kullanılmasının önündeki engellerin kaldırılmasına yöneliktir. Bu hakkın en temel hedefi hukukun üstünlüğünü geçerli kılmaktır. Yapılan araştırmalar kişilerin adalete erişiminde engeller olduğunu ortaya koymaktadır ve bu da adalete olan güveni sarsıcı niteliktedir. Adalete erişim hakkı AİHM kararlarının 6.sında dile getirilmiştir. Ayrıca AB de bu konuda çalışmalar yapmıştır. Gerçi yürürlüğe giremedi ama yine de AB anayasasının 107. Maddesinden bahsetmek istiyorum. Adli yardım yeterli imkânlardan yoksun kişilere etkin bir şekilde, adalete erişim etkin bir şekilde sağlanacaktır. Bu hak sadece adalete erişmeyi değil, yargıya başvuru yanında kişilerin hakları konusunda bilgilendirilmeyi, diğer hukuk uygulamalarından eşit olarak faydalanmayı ifade eder. Anayasamızın 2. Ve 5. Maddeleri gereği TC’nin bir sosyal devlet olması ve bundan dolayı da bu hakların önündeki siyasal sosyal ekonomik engellerin kaldırılmasıyla yükümlü olması da adalete erişim hakkının kaynağı bakımından önemlidir. Adalete erişim ekonomik anlamda adalete erişemeyen kişiler için önemli. Fakat söz konusu kadınlar olunca bu daha önemli bir hal alıyor. Kadınların önünde sadece ekonomik engeller bulunmamaktadır. Ataerkil toplumlarda kadınlar genelde ikinci konumda ve kadınlar hayatın hiçbir alanında erkeklerle aynı hakları kullanamamaktadırlar. Herhangi bir ekonomik krizde ilk gözden çıkarılanlar kadınlar oluyor. Karar alma mekanizmalarının inde yer alamıyorlar. Dolayısıyla adli yardım mekanizması bu noktada çok önemli bir araç. Her baroda adli yardım büroları kurulmasına yönelik bir kanunla göreve başlamıştır. Adli yardım bürosu bireylerin hak araması önündeki engelleri kaldırmak amacıyla kurulmuştur. İstanbul barosu 3 şubesiyle hafta içi her gün bu hizmet vermektedir. Ben de konuyla ilgili olarak adli yardım bürosunda görev almaktayım. Kendi adıma böyle bir görevi yaptığım için de çok mutluyum. Ceza davaları açısından farklı bir uygulama mümkün. Burada baronun kadın hakları merkezinden biraz bahsetmek istiyorum. Kadın hakları komisyonu 1995 yılında kuruldu. Bu komisyon da adalete erişim konusunda çok önemli işler yaptı. Danışmanlık hizmeti verdi, hukuki bilgilendirmeler yaptı, akademik çalışmalar yapıldı. Kadın hakları merkezi ise 1999 yılında kuruldu. 2005 yılında İstanbul barosu tarafından 8500 kadına yüz yüze, 4600 kadına ise telefonla danışmanlık hizmeti verilmiştir. Hukuksal destek amacıyla 4282 avukat görevlendirilmiştir. Başvuranların % 96’sı aile içi şiddete maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Bunlardan şiddet gören kadınların 2789’u eşinden, 127si eşinin ailesinden şiddet görmüşlerdir. Başvuranların çoğu ilkokul mezunu. Tüm bu sayılar bu zamana kadar anlatılanları desteklemektedir. Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesine yönelik kanun ülkemiz açısından oldukça önemlidir. Kadınlara ve çocuklara verilecek yasal danışmanlık ya da temsil hizmeti, toplumsal cinsiyete duyarlı, bu konuda özel eğitim almış hukukçular tarafından verilmelidir. Ayrıca avukatlara da şiddet konusunda özel eğitimler verilmelidir. Adli yardımın en büyük sorunu bütçe, bu bütçenin geliştirilmesi gerekiyor. Sivil toplum örgütleriyle çok iyi iletişim kurulmalı. Ben burada bir örnek vermek istiyorum. İstanbul kadın kuruluşları birliğinde 6 7 aydır bir proje gerçekleşiyor. Aile içi şiddete son projesi. 15 günde bir İstanbul’un değişik semtlerinde kadınlara yönelik toplantılar düzenleniyor ve kadınlara bu konuda farkındalık yaratılıyor. Bu toplantılara şiddetin türleri konusunda kadınlara bilgilendirilme yapılıyor. Bu toplantılara katılım çok fazla. Ben burada konuşmamı bitiriyor ve şiddetin son bulacağı günler diliyorum.
NAZAN MOROĞLU: sevgili arkadaşlar şimdiye kadar başlığı ile içeriği birbirini tutmayan bir yasadan bahsettik. Aslında kadına yönelik şiddetin sonlandırılması amacıyla hazırlanmıştı bu yasa. Fakat meclise girdikten sonra bu kanun ailenin korunması kanunu diye değiştirilerek çıkarıldı. Her kanunda olduğu gibi. Bu kanunda kusurlu eş diye bahsedildi ve gerekçesinde de kocanın karısını dövmesi halinde bir açıklama yapıldı. Bu iki şey çok önemli. Bu adım elbette önemli ama kadınlar arasında ayrımcılık yapan bir kanun olduğu yadsınamaz. Bunun dışında ülkemizde pek çok kadın imam nikâhı adı altında yaşıyor ve bu nikâhla yasal haklarını almaları mümkün değil. Her şeyden önce bu yasanının adından başlanarak değiştirilmesi ve düzenlenmesi gerekiyor. Şimdi bir 10 dk sizlerden sorular gelirse onları alalım.
SORU: Aylin Hanım İstanbul barosundan alınan adli, yardımdan bahsederken ekonomik durumdan bahsetti. Ancak sadece ekonomik durumu kötü olanlar bu yardımı almıyor, sosyal durumu iyi olanlarda bu şiddete maruz kalıyor.
NAZAN MOROĞLU: ben burada yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Gerçekten varlıklı bir aile. Kendilerinin özel okulu var. Eğitimli bir kadın danıştı bana boşanmak istiyor kızıyla birlikte geldi. Her türlü şiddete maruz kaldığını gerek duygusal gerek fiziksel bu durumlardan dolayı boşanmaya karar vermişler. Daha sonra yani 3,5 gün sonra arayarak boşanmaktan vazgeçtiğini sebep olarak da ekonomik sebepleri daha doğrusu kayıpları göstermiştir
SORU: İstanbul barosu stajyer avukatları eğitirken pedagoji eğitimi konusunda bir zorunluluk getirmiyor?
NAZAN MOROĞLU: Birkaç yıl içinde buna dönük çalışmalar yapılacaktır ist.barosu tarafından.
SORU: ben iki teşekkür bir de öneri için söz almak istiyorum. Yıllar önce çocuk hukuku konusunda çalışmıştık. İkinci teşekkürüm İstanbul valiliğine. Ve hukuk fakültesi öğrencilerini tebrik etmek istiyorum.